Kendimce..

Sonbahar…

Bunu yazmanın bu kadar zor olacağını hiç ummamıştım. Halbuki ne kadar taze idi yazacaklarımın hayali. Kendiliğinden dökülüverecek sanmıştım kelimeleri. Düşüncenin şimşeklerinde saklı ifadeler öylece derleniverir sanmıştım.. Yanılmışım..

Soyut ifadelerimden kimsenin birşey anlamasını beklemediğim kesin. O içimde saklı “sen”e anlatıyorum, şizofrenlikte kaybolmuş bir umutla. Düşünülmüş, tasarlanmış şeyler de değil yazdıklarım. Bir mevsim değişirken içimde bir türlü değişmeyen mevsimi anlatmak istedim sadece, kaydı düşünülen şeyleri sanki herkes paylaşırmış gibi..
Devamı… »

Bir bahar sabahı..

En sonunda biten bir proje ile uykusuzluk dolu günler birkaç günlüğüne dahi olsa bitti. Son iki gün hiç uyumadıktan sonra günlerce uyuyacağımı zannetmişim ama az uyuma alışkanlığı yakayı bırakmıyor, normal uzunlukta bir uykudan sonra tekrar gayet iyiyim.

Bu blog da dahil olmak üzere bir süredir kendimle ilgili herhangi birşeyle uğraşamıyorum maalesef. Daha Sezen Aksu için bir site yapacaktım, zaman denilen nehir çok hızlı aktığı için maalesef kısa vadede çok uğraşabilecek gibi durmuyorum. Boş zamanlarda okunacak, yazılacak ve yapılacak daha çok şey var.

Uzun süredir evden çıkmadığım için aynı zamanda kışın bitişi ile yazın gelmeye başlayışı arasındaki kısmı da birazcık kaçırdım galiba. Bu bahar gecesini, sabahını ve akşamını kendime ithaf ediyorum..

Bu arada geçen duyduğum bir şeye epeyce şaşırdım, birisi senelerdir sadece benim kullandığım delizeka nicki domain olarak almak istemiş de başaramamış. Meğer delizeka nickim çok meşhur olmuş da ben farkına varmamışım. Delizeka kelimesinin ortaya çıkışının üzerinden sanıyorum en az bir 8-9 sene geçti. Ruhuma sinen bir mahlas ardığım dönemde konuyla alakasız bir şekilde ilk defa bana ‘delizeka’ diyerek nickin doğuşuna neden olan kişiye de teşekkür eder, hayatında mutluluklar dilerim. İfadeyi ilk olarak kullandığım dönemlerde google da delizeka diye aratınca hiç birşey çıkmıyordu ve bu nicki kullandığımı öğrenenler ‘aa gerizeka gibi, ne kadar saçma’ filan demişlerdi. Bir süre sonra bu arkadaşların bazılarını e-kolay da delizeka nicki ile bilumum oyunları oynarken yakalamış ve yüzlerinin kırmızılığını büyük bir zevk ile izlemiştim.

Uzunca bir süre nick sadece benimle ilişkilendirildi, internette de kopya delizekalar çoğalmamıştı henüz. Sonraları google bana bazı arkadaşlık sitelerinde bu nickin kullanıldığını söylemişti, nickin başka biri tarafından kullanılmasına değil ama seviyesiz bulduğum bir arkadaşlık sitesinde kullanılmasına üzülmüştüm, çünkü beni tek delizeka bilenler ola ki bu gibi sitelerde üyeliğim olduğunu zannedebilirlerdi.

Sonraları sosyomat gibi birçok sitede ve birçok forumda gördüm nicki. Delizeka nicklerini hakkaten düşünerek bulmuşlarsa kendilerini tebrik ederim ancak bence copy-paste yapmaya meyilli bir millet olduğumuz için bu delizekaların bir yerde gördükleri bu nicki çaldıklarını.. ahem pardon.. aldıklarını düşünüyorum.

Altı üstü bir nick yahu ne var bunda diyebilirsiniz, amma ve lakin kardeşim google hala çıkardığı sonuçların yüzde 90 sınında beni işaret ederken, bu kabullenemediğim şeyler söyleyen, beğenmediğim tasvip etmediğim bazı sitelere üye olan bu zat-ı muhteremler yüzünden bana yanlış yargılarla bakılacak diye çekinmekteyim. İnternetin böylesi özgür bir yer olduğunu bilen var bilmeyen var.

Neyse geçelim bu bahsi..

Delizeka.com ne oldu ne olacak diye merak buyuranlar varsa, ‘ne geliyor acaba’ diye soranlar varsa aranızda, merakınızı maalesef gidermeyeceğim, birşeyler geliyor, geldiğinde bir süre sonra herkesin geldiğini anlayacağını düşünüyorum.. Güzel bir proje olacak, uzun süredir ne yapsam bu delizeka.com’a diye düşünürken aklıma gelen bir projeyi arkadaşlarım delizeka.com diye isimlendirmek istediler ben de kabul ettim. Yakında görürsünüz, üye olursunuz falan filan..

Bu arada elimde enfiye.com var, bilenler bilir enfiye’nin tam olarak ne olduğunu. Şöyle bağımlılık yapan, insanın solunum yollarını açan, ferahlatan internet sitesi projeleriniz varsa gönderin değerlendireyim.

Neyse bu kadarlık yeter, bir bahar sabahı yazdıklarım yazacaklarım bu kadar..

Aşk nedir?

Gözlerimi ufuklarda kaybettiğimden beri hüzünlerim hep bahar yaşıyor.

Durupta dinlediğim şehrin kapılarını neden hep karabasanlar açar diye merak ederdim eskiden. Sularında kaybolduğum denizler kadar büyük olmak istediğim de olmuştu aslında. Ben sana yalan söylemem; gökyüzünde güneş olmadığımı, bir ay gibi karanlıklarda parlamayı bile beceremediğimi, küçük bir çocuğun utancı kadar saf bir şekilde sana anlatmıştım değil mi?

Kaldırımlarda uyuyan insanların vurdum-duymazlığını, senden gayrıya pencerelerimi kapatmak için kendi üzerime aldımsa kötü mü yaptım? Seni aradığım ormanlarda kurtlara yem olmaktan hiç korkmadığımı da kendini beğenmişlik sayarsın ve beni gene kötülersin diye hiç söyleyemedim…

Sen, hep ufukların dağlarla ve denizlerle buluştuğu yer kadar uzaktın. Sen, bana ulaşmak için dünyayı dümdüz etmek istemese idin, nasıl olurda ben senin aslında benim sevdamdan ibaret olduğunu anlardım…

Aynaya baktığımda yansımanı görmese idim, son kararımda hata yaptığımı ve hala ayrı vücutlar olduğumuzu da iddia ederdim, emin ol! Ama senin, aslında “ben” kadar vazgeçilmez olduğunu artık çok iyi kanıksadım.

Sen “ben”imsin! Bu nedenle, her sabah uyandığımda, gözlerimi açmadan önce, senin o anda uyanıp uyanmadığını merak eden birisi buluyorsun karşında. Çünkü her halükârda ben, benliğimin rüyada mı yoksa uyanıklıkta mı olduğunu bilmek isterim…

Aşk diyorlar, aşk seni ben yapabilmek -miş…

20 Nisan 2002 02.21 [uğur aslan]

Dosta mektup

Nice yıllar geçmiştir, toprağa atılan tohumun gözlerini açıp kainata meyve vermek için yaşamla tanışmasının üzerinden… Bir kuş bir pencereye konmuş, ona donuk gözlerle bakan insanı farketmeden, sıradanlığın keyfini çıkarırcasına kaybolmuş ve geride birşey bırakmamıştır.

Bir çocuğun, topunun patlamasına üzgün olduğu kadar kendini üzgün bulan için, yalnızlık acaba ne kadar ufka yakın olabilmiştir, güneş gibi tepesindeyken… Olmamıştır herhalde…

Bir inat üzerine, gidile gidile bitmesi istenmeyen bir yola beraberce çıkarken, önünü görmek istememek ne kadar güzel bir duyguymuş meğerse.

Geçen günlerin ancak evrelerini değiştirebildiği ay gibi, her gece varolmak.. Bazı geceler, güneşlere mukabil, tam da ihtiyaç varken, dolunay olup parlayan varlığını izlemek vardı, var. Şimdi sadece başka meridyenlerin zamanında dolunay ufkunu yaşıyoruz. Denizlerde sular hep köpürüyor, “estetik olsun” diye. Tıpkı dalgaların sadece şaka yapmak için vapurları sallaması gibi…

Biz bir denizin aynı karşı tarafına bakıyoruz…

Sokakların kaldırımlarında, ayakkabılarımızın tozlanmasına beraber izin verdiğimizde de;

yağmur yağarken üzerimize cüsselerimiz oranında değilde ille de kardeş payı olacak şekilde yağmur damlaları düşsün diye yağmur damlalarını saydığımızda da;

rus ruleti oynanması gerektiğinde, sıranın daha çabuk kendimize gelmesi için birbirimize hile yaptığımızda da, gönüllerimizi birleştirip, toprak yapıp, kainata meyve verecek ağacı yetiştirmek için bilinçsiz bir çaba gösterdiğimizi bilmiyorduk…

[Nisan 2002]

Gidene bir ağıt…

İki damla baldıran zehiriydi damlayan karanlık sulara. Ay korkudan bulutların arkasına gizlenmişti. Şehrin ışıkları sislenmiş ve insanları endişelenmişti. Bir sıkıntı basmıştı yüreklere. Yaşamak vakti daralmıştı. İki çift göz başka ufuklardaydı.. Alabildiğine soğuktu suları boğazın. Kıyıdakilerde bir vurdumduymazlık uyanmıştı..

Gökyüzü “ah” ediyordu. Umutlar yok oluyordu. Bir “sönmekti” gidiyordu… Zaman daralmıştı, başka başka alemlerden bir çığlık yükseliyordu. İhtimallerle oynanıyordu kimse farkında değilken.

Ahmet dede yatağında ölümü bekliyordu 81 yaşında… Hastaydı ve çaresi yoktu. Ona değildi gelen bitiş, bir ömür öncesine vurmuştu dalgalar. Zehir etkisini göstermişti, sular ölümle kirlenmişti. Sevinçler boğulmuş, umutlardan umut kesilmişti…

Bir el, yaşamın paçasına yapışmıştı ama vazgeçti. Üzerine üzerine gelen kaderiydi. Kaçmadı, direnmedi… Sesler kesildi bir anda, soğumuştu “deri elbisesi” vücudunda… Sular değildi elbette soğukluğun nedeni. O kaybolan bir sevincin peşinden gidiyordu yanlış yöne doğru…

Bir korku salındı sulara. Karanlık koyulaşmıştı. Sevdiğini aradı bir göz, “bari..” dedi cümleyi bitiremedi. Gözleri açık kalmalıydı. Hayatın bir karesine takıldı kaldı. Kalbi hiç birşey için atmıyordu şimdi. Bir saat istedi yalnızca… Bir dakika… Bir saniye… Bir yol hazırlığı ve vedasıydı aradığı. Vefasızlığa yandı, üzüntüye daldı, bizi bu rüyanın ortasında, sanki herşey gerçekmiş zanlarımıza, umut denilen yalanlarımıza ve sarhoşça yanlarımıza bıraktı…

Bir dal kırıldı, artık onda kimse çiçek açmayacaktı…

(Bir tekne kazasında kaybettiğim 2 arkadaşıma…)

21 Haziran 2002 - 14.08 [uğur aslan]